Solu köksüz, vatanı solsuz bırakmak

 

Dün Siverek’te bir gerici, elindeki orakla Atatürk heykeline saldırdı. Bu kaçıncı saldırı, bilmiyorum.

Kayıtlarda, ilk saldırının 1966’da İzmir’de yaşandığı yazılı. Bir gerici, 1 Nisan 1966’da Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk heykelinin önünde önce namaz kıldı, sonra elindeki baltayla heykele vurmaya başladı.

1966 yılında Adalet Partisi tek başına iktidardadır. Nurcuların korunup kollanmaya başladığı dönemdir. Sağ iktidarlarla Nur Cemaati arasındaki gözle görülür ilişkiler Demokrat Parti döneminde başlamış, takip eden sağ parti iktidarlarında artan bir ivmeyle devam etmiştir. Öyle ki kamu kaynaklarının, hani şimdilerin popüler ifadesiyle, “parsel parsel” peşkeş çekilmeye başlaması bu döneme denk gelir. Kamuya ait uçsuz bucaksız verimli araziler Nur Cemaatinden ağalara verilir. Nurcular ve sağ iktidarlar birbirlerine yaslanarak güçlenir. İlk saldırının bu döneme denk gelmesi tesadüf değildir.

Dincilere yaslanarak büyüyen ve dincileri büyüten bir iktidar döneminde, bir gericinin Atatürk heykeline saldırması doğrudan iktidar şımarıklığı ile ilgilidir. Dikkat edilmelidir ki, bu tür saldırılar çoğunlukla siyasal İslam’ın büyüdüğü dönemlerde yaşanmıştır. Haliyle bu işlerin birinci derecede sorumlularından Süleyman Demirel’in gazetecilerin İzmir’deki saldırıyla ilgili sorusu üzerine, “bu bir zabıta vakasıdır” diyerek olayı önemsizleştirmeye çalışmasını ve sağ basının saldırganı vazifeli gibi “meczup” ilan etmesini yabana atmamak lazımdır.

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden itibaren Türkiye sağı, Cumhuriyet’ten duyduğu rahatsızlığı dönem dönem Atatürk’e saldırarak göstermiştir. Son dönemde Atatürk’ün sadece heykellerine değil fikirlerine dönük saldırıların ve hatta kişiliğini itibarsızlaştırma girişimlerinin yoğunlaşması, tıpkı 60’lı yıllardaki saldırılar gibi tesadüfle açıklanamaz. Gericiler iktidardadır; kendi ifadeleri ile Cumhuriyet’le tarihi hesaplaşma başlamıştır.  Küstahlığın, şımarıklığın, hadsizliğin nedeni budur.

Mevzunun sadece Atatürk’le alakalı olmadığını söylemek bile gereksizdir. Yaşam alanlarımız hadsiz saldırı altındadır. Özgürlükler, bilimsel ve laik eğitim, kadın hakları, temel insan hakları gericilerin gelecek tahayyülüyle uyumlu olacak şekilde ortadan kaldırılmaktadır.

1966’daki saldırıdan bu yana 50 yıl geçmiştir. Bu zaman zarfında, Köy Enstitüleri’nin kapatılmasından Kanlı Pazar’a, 6-7 Eylül’den Maraş katliamına bu ülkenin başına gelen bütün kötülüklerin toplamı, karşımıza Anadolu sağının ideolojik-kültürel gerçekliğini çıkartmaktadır.

Siverek’te Atatürk heykeline yapılan saldırı ile aynı gün bir kadının giyimi nedeniyle İstanbul Maçka Parkı’nda dışarı çıkarılması arasındaki ilişki gericiliğin, bu ülkenin değerlerine ve toplumsal-siyasal kazanımlarına nokta atışlara devam ettiğini göstermektedir.

Gösterdiği asıl önemli şey ise, gericilerin köklerine sarıldığı, geleneklerine sahip çıktığıdır.

Peki biz ne yapıyoruz?

Tam da bu noktada, kendimize bakabiliriz. Peki biz ne yapıyoruz?

İlk yaptığımız şu: Tarihimizin işimize gelmeyen sayfalarını yok sayıyoruz. Örnek mi?

İzmir’de bir gericinin Atatürk heykeline saldırması devrimcilerin tepkisine neden olmuş, İzmir, Ankara,  İstanbul’da bulunan Atatürk heykelleri önünde “Atatürk’e bağlılık nöbeti” başlamıştır. Ankara’daki ilk nöbeti, Mahir Çayan’ın başkanlığındaki SBF Fikir Kulübü tutmuş, heykel önünde yapılan basın açıklamasında ise şu görüşlere yer verilmiştir.

“Büyük kurta­rıcı Atatürk’ün büstüne saldıran, yeşil bayrak isteyen gerici, korkunç zihniyet AP döneminde tekrar hortladı. (…) Çirkin politikacı, yurtsevmez politikacı yıllardır Atatürk ilkelerine dil uzatmış, karşı çıkmıştır. Ve yıllardır bu yurt­sevmezlere dur diyen çıkmamıştır. Ve nihayet bu korkunç düşünce, ilerici güçlerin potansiyeli olan yüce Ata’nın büstüne saldırmıştır. Biz, bu çirkin saldırılara araç olan uyutulmuş zaval­lı kişilere değil, bu anlayışın bilinçli, çıkarcı sözcülerine sesleniyoruz. Kuv­vetini Atatürk devrimlerinden alan bir gençlik örgütü olarak biz, SBF Fikir Kulübü, tüm bu yurtsevmez hareketin karşısında sonuna dek direneceğiz ve Ata’nın büstüne kadar uzanmaya cü­ret eden ellerinizi kıracağız.”

Örnek mi? Devam edelim.

Aralarında Deniz Gezmiş, Hüseyin Cevahir, Cihan Alptekin’in de bulunduğu 24 devrimci genç, 30 Ekim 1968’de Samsun’dan Ankara’ya yürüyüş başlattı. Yürüyüşün ismi, “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü”ydü. Başlangıcından itibaren pek çok engelle, saldırıyla karşılaşan yürüyüş 10 Kasım’da Ankara’da Anıtkabir’de sona erecekti.

Kamuoyuna, yürüyüşün amacı şu satırlarla açıklanıyor:

“1919’da başlayan Mustafa Kemal devrimi kendisinden sonra gelen yöneticiler tarafından amacından saptırılmış, cumhuriyetin bütün kurumları yozlaştırılmıştır. Bugün Türkiye’miz dünyada ilk antiemperyalist ve antikapitalist devrimi gerçekleştiren Mustafa Kemal’e rağmen yabancıların desteklediği karşıdevrimcilerin etki alanına girmiştir. Biz Mustafa Kemal gençliği olarak, saptırılan devrimi rayına oturtmaya azimliyiz, kararlıyız. Bugün başlayan yürüyüşün amacı budur.”

Yürüyüşle ilgili kendisi­ne soru sorulan zamanın başbakanı Süleyman Demirel tarihe geçecek şu ünlü sözü söyler: “Yollar yürümekle aşınmaz.” Yani, 1966’daki gibi olayı itibarsızlaştırma gayreti içindedir.

Mevzu Mustafa Kemal Atatürk’e saldırı olduğu için başka örneklere gerek bulunmuyor. Bilinmeli ki, tarihimizin her bir sayfasında sahip çıkacağımız onlarca örnek bulunmaktadır. Sadece siyasal pratik örnekleri değil, bugüne de ışık tutacak pek çok ideolojik-politik tahlille karşılaşmak mümkün tarihimizde.

Örneğin, kamuoyunda “Doğu sorunu” olarak tanımlanan “Kürt sorunu” başlığıyla ilk kullanan solcunun Doğan Avcıoğlu olduğunu ve onun bu konudaki yaklaşımını yok saymanın, insanın ayaklarını yerden keseceğini bilmemiz gerekir. Açıkçası bugünkü halimiz biraz da buna benzemektedir.

Yine örneğin, Kürt sorunu bağlamında liberaller ve Kürt siyaseti tarafından “mahkûm” edilen Türkiye solunun önemli deneyimlerinden olan TİP’in, Kürt sorunuyla ilgili kongre kararı nedeniyle kapatıldığını atlayarak, sol tarihi değerlendirmeye kalkmanın, insanı “yoldan çıkaracağını” da unutmamak lazımdır. Açıkçası bugünkü halimiz biraz da buna benzemektedir.

Elbette, 68 kuşağı devrimcileri sadece Kemalizm ile ilgili değil, Kürt sorunu da dâhil olmak üzere memleket ve dünya sorunlarına ilişkin okumuş, tartışmış, kendini geliştirmiştir. Aksi mümkün değildir zaten. 1970’li yıllardaki devrimci hareketler de öncüllerinin teorik tespitlerini baz alarak teorik çerçevesini netleştirmiş, günün şartlarıyla zenginleştirmiştir. Aksi mümkün değildir zaten.

Vurgulamak lazım ki, teorinin kat ettiği mesafe, sosyalistlerin temel kabullerinin de gelişmesine vesile olmuş, Türkiye devrimci hareketinin ana gövdesi, emperyalizm, kapitalizm, faşizm ve gericilik karşıtlığından ödün vermeden, aydınlanmacı, özgürlükçü, eşitlikçi, bağımsızlıkçı yönünü görünür kılarak rüştünü ispat etmiştir.

Ta ki, 90’lı yıllara gelene kadar.

12 Eylül karanlığının yırtılmaya başladığı, solun yeniden örgütlenme çabası içine girdiği 90’lı yıllar ne yazık ki, solun ideolojik-politik köklerinden koptuğuna, temel kabullerinden uzaklaştığına, militan mücadele tarzını terk ettiğine tanık olmaya başladı. Elbette bunda, 12 Eylül yenilgisinin yarattığı tahribat ve sosyalizmin inandırıcılığını yitirmesinin etkisi vardı. Ancak asıl sorun, solu içine düştüğü açmazdan çekip alacak politik iradenin, bir başka deyişle politik liderliğin yokluğuydu. Aksi olsaydı, fikri ve kadrosal düzeyde solun ana hattına, yoksul halkın sorunlarını ve sosyalizmin temel kabullerini bulaştırmayıp, hattın etnik, kültürel, kimliksel vb. “sınıf dışı” konuların egemenliğine terk edilmesine yol açan “sol” programlara set oluşturulurdu.

Neydi bunun sonuçları? Bugünkü halimiz işte.

Anadolu’nun ilerici, devrimci, aydınlanmacı, Cumhuriyetçi değerlerinden ve bu değerleri savunan geniş kitlelerden, yani devrimcilere kapısını, sofrasını, kalbini açan insanlardan uzaklaştık.

Onların sahici sorunlarını, samimi hassasiyetlerini görmezden geldik, dudak büktük, hatta “ulusalcı refleks” deyip mahkûm ettik. Neydi bunlar? En başta laiklik.

Laiklik, şeriat, gericilik gibi kavramları, “ulusalcı paranoya” olarak tanımladık. Biz “Kemalizm” ile derin tahlillere dalmışken, Mustafa Kemal Atatürk sevgisiyle yoğrulmuş Anadolu’nun tertemiz insanlarını küstürdük.

Kendi ülkesinin bayrağı ile “kavgalı” başka bir sol var mıdır bilmiyorum ama yazının görseli olarak Devrimci Yol’un düzenlediği etkinlikteki fotoğrafın kullanılması, “kavgaya” gerek olmadığını belirtmek içindir.

Bu zaman zarfında başka başka şeyler de oldu tabii. Yoksullardan uzaklaşmak, inandırıcılıktan uzaklaşmak, antiemperyalizmden uzaklaşmak gibi…  Ancak bunlar yazının ilgi alanında değil.

Nihayetinde, tam da gerici egemenlerin istediği gibi köksüz kaldık.

Dilimin döndüğünce defalarca yaptığım çağrıyı, bu kez de Siverek’te Atatürk heykeline, aslında laikliğe, yapılan saldırı vesilesiyle tekrarlamak istiyorum:

Solu köksüz, vatanı solsuz bırakma “operasyonuna” direnmek için geç değil.

Direnelim.

 

 

Share This: